29 Temmuz 2014 Salı

Geçmişten bugüne Eyüp

Eyüp ilçesinin tarihsel değişimini araştırdık

16 Temmuz 2012 Pazartesi 13:20
Geçmişten bugüne Eyüp
 Eyüp'ün Tarihi

Kemerburgaz Tarihinden

 

 

Karadeniz sahiline yaklaşık 15 km. kadar içerisinde yer alan Kemerburgaz, kuzeyinde Beylik Dağı ve İskoza Bayırı Tepesi kuzey-doğuda Fenerli bahçe Tepesi, güneyde Körhacı Bahçesi ve Terkos su Temizleme pompası, batıda Atatürk Tepesi ile çevrilmiştir.

Kemerburgaz, İstanbul metropoliten alanı içerisinde henüz kırsal niteliğini koruyabilen nadir yerleşmelerden biridir. İstanbul’un kuzeybatısında bulunan rekreaktif alanlara ulaşımın düğüm noktasında bulunması nedeniyle önemli bir mevkiiye sahiptir. Ayrıca Kemerburgaz, bugüne değin yakınlarına kadar ulaşan sanayi yerleşmelerinin baskısından kurtulabilmiştir.

Bizanslılar zamanında Pirgos (Yeni Kule) olarak adlandırılan bu yöre, daha sonra kemerlerden dolayı, Kemerburgaz adını almıştır. Tarihi Romalılar dönemine kadar uzanan Kemerburgaz’da, bazı kaynaklara göre Theodosine zamanında yaptırılan suyollarını I.Andronikos tamir ettirerek, Itralis (yeni Burgaz Çayı)’nın suyunda oradan akıtmış ve Menbaada bir kule ve bir yazlık saray inşa ettirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu Devri’nde bir Rum iskân sahası olan Kemerburgaz’a 1924 senesinde yapılan mübadele neticesinde Türkler yerleştirilmiştir. Bu esnada Kemerburgaz’da 390 hane Rum, 93 Harbi esnasında hicret etmiş 10 hane Türk bulunmaktadır.


 

 

 Kanuni devrinde, İstanbul’un nüfusu 150.000–175.000 civarındadır. İstanbul’un nüfusu arttıkça çeşme ve kuyuların suyu yetişmemeye başlamış ve su sıkıntısı baş göstermiştir. Roma devrinden kalan ve Fatih tarafından onarılarak suyu akmaya başlayan eski Kırk Çeşmesi’nin suyu da azalmış, Fatih’ten sonra yapılan Fatih, Turunçlu, Beyazıd, Mahmut Paşa, Şadırvan ve Koca Mustafa Paşa surlarına ait çeşmeler de yetersiz kalmıştır. Kanuni av maksadıyla Kâğıthane civarında gezinirken eski bir su yolunda suları görerek o civardan İstanbul’a su getirmenin mümkün olup olmadığını araştırmaya başlamış ve bu iş için Mimar Sinan’ı görevlendirmiştir.

  

Şehre su taşıyan kemerlerin Roma ve Bizans  dönemlerinde yapımına başlandığı, ancak bugün görünen büyük çoğunluğu Osmanlı döneminde yapılan su kemerlerinden 16.'ncı yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılan Moğlova Su Kemeri en muhteşemidir. Golf Kulübü'nün üzerinden geçen yine Sinan'ın eseri 800 m. uzunluğundaki Sultan Süleyman Su Kemeri ise Türkiye'deki su kemerlerinin en uzunlarından biridir. Kemerburgaz’da bulunan diğer su kemerleri ise şöyledir: Kemerburgaz’ın 5 km. kuzeybatısındaki Mağlova çayırında bulunan Mağlova kemeri, 1,5 km güneydoğusunda yer alan Eğri Kemer (Hasdal Askeri Kışlası yanından geçen yolla Kemerburgaz’a gelindiğinde yolun altından geçen kemer), 7 km güneyinde ve Cebeciköy’ün 1,5 km doğusundaki Cebeciköy ya da Güzelce Kemeri mevcuttur.

 

Kemerburgaz’ın önemli özelliğinden biri de, tarihten bu yana İstanbul’un mesire yerlerinden biri olmasıdır. İstanbul'un dışından 25. km.'de, Karadeniz'in  Avrupa  kıyısının  geniş  kumsalları  yaz  aylarında   İstanbulluları   çekmektedir. Karadeniz'den içeride, Avrupa kıyısındaki Belgrad Ormanı, İstanbul'un çevresindeki en geniş ormandır. İstanbullular, hafta sonlarında, gölgeliklerinde, mangallı aile piknikleri yapmak amacıyla arabalarıyla buraya gitmektedirler. Kemerburgaz, yeşil çevresi ve İstanbul’a göre çok temiz havası, çevre düzenlemesi yapılmış estetik yapılarıyla villa kent görünümüne bürünmekte, her türlü sosyal tesisi, spor alanları, binicilik ve golf sahaları bulunan bir yerleşim alanı hâline gelmektedir.

 

Orman içi kırsal yerleşme özelliğini taşıyan Kemerburgaz’ın çevresi orman tahdit sınırı ile çevrilmiştir. Kemerburgaz’ın gelişmesi orman alanları ile sınırlı kaldığından kısıtlıdır.

 

Alibeyköy Tarihinde

M.Ö.  2. yüzyıla ait bazı yapı kalıntılarına rastlanmış olmakla beraber Alibeyköy’de yerleşim alanı olduğunu gösterir hiçbir kayda rastlanmamıştır. Bizans döneminde Alibeyköy mesire alanı olarak kullanılmış olmalıdır.

 İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından uç beylerinden Ali Bey isimli akıncısına çiftlik olarak verilmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un alınmasından önceki yıllarda Trakya ve Balkanlarda fethettiği beldeler ve İstanbul Kuşatması sırasında Balkanlar yolu ile gelebilecek Haçlı ordularını önleyici tedbirler aldığı için mükâfatlandırarak Alibeyköy bölgesini mülk olarak vermiş ve vakfiyesine yazdırmıştır. Ali Bey, Osmanlı ordularında yararlı işler yapmış olan Evrenos Gazi’nin oğludur.

 Ali Bey’in çiftliği onun 1485 yılında vefat etmesine kadar devam etti. 1498 tarihli Osmanlı kayıtlarında köy nüfusunun 46 kişi olduğu yazılıdır. Bunların çoğu Alibey çiftliğinin personeli olup;  bir kısmı da toprağı işleyerek vergisini veren ve koyun yetiştiren köy sakinleriydi. 

 Hiçbir devirde Alibeyköy’de gayrimüslim iskân edilmedi.  Hıristiyanlar daha çok Silahtar ve Çamlık semtini tercih ederlerdi.       

 Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Alibeyköy için  “Kırk kadar evi olan ve 70–80 kadar çınar ağacı ile süslenmiş bir mesire yeri”  olduğunu yazmıştır. Evliya Çelebi’nin anlattığı bölge bugün Çırçır Mahallesi olarak adlandırılan mahalledir. Bu mahallede o günlerden kalan üç adet çınar ağacı korunması gereken tabiat varlığı olarak tescillidir. (25.12.1991 tarih ve 3286 sayılı karar 33 pafta, 95 ada,  3 adet Çınar Ağacı) Ayrıca, 11.3.1998 tarih ve 9345 sayılı kurul kararı ile 26 ada, 8 parselde 1 ıhlamur, 6 adet çınar ağacı tescillidir. 

 Çırçır 1720’lerde yeniden ihya edilmiş,  bentler,  havuzlar,  fıskiyeler ve gül bahçeleri yapılmış ve IV: Mehmet’in av köşkü de oğlu III. Ahmet tarafından tamir ettirilmiştir. Bu dönemde Hüsrevabad olarak adlandırılan Alibeyköy’ün bu günleri de uzun sürmemiş Patrona Halil isyanı sırasında Kâğıthane ile birlikte yakılıp,  yıkılmış,  yağmalanmıştır.

 1850’lerde Adile Sultan’ın inşa ettirdiği Alibeyköy-Silahtar arasındaki yolun  (bugünkü Silahtarağa Caddesi) kenarındaki saraylar, Adile Sultan’ın 1899’da vefatından sonra bakımsızlıktan harap olmuş ve kalan temeller de 1950’li yıllarda bölgeye yerleşen gecekonducular tarafından sökülerek götürülmüştür. 

 Osmanlı İmparatorluğu döneminde Hassa arazilerini yararlı şahıslara vererek vakıf kurdurma, Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıt döneminde de devam etmiştir. Bu durum Alibeyköy’de birçok vakıf kurulmasına, arazilerin bu vakıflar tarafından kira veya yarıcılık yolu ile işletilmesine neden olmuştur. 1793 yılında III. Selim tarafından Alibeyköy’ün büyük bölümü Silahtar Abdullah Ağa’ya verilmiş ve Ağa’nın kurduğu vakıf hala Alibeyköy’ün gündemindedir.       

 Ayrıca vakıf dışındaki araziler miri malı olarak devlet ve padişaha ait hayvanların yayılma ve barınma yeri olarak kullanılmıştır.  Silahtarağa ve Çobançeşme’de bu iş için büyük ahırlar ve bakıcıların barınma mekânları vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Alibeyköy arazisi paşalara arpalık olarak verilmiştir. Silahtar-Alibeyköy arasındaki çayırlar Enver Paşa tarafından ekilmiştir.

 Bugün Saya Merası dediğimiz bölgenin Yeşilpınar kısmında Saya Ocağı isimli bir teşkilat vardı. Bunların sarayın ve Osmanlı Ordusunun et ihtiyacını karşılamak üzere kendilerine tahsis edilen 90.000 dönüm merada koyun beslerler ve saraya kasaplık-kurbanlık yetiştirirlerdi. Koyun miktarı yıllık 15.000 civarında idi. Kendileri ve hayvanların ihtiyacı için 2000 dönüm tarlalarında da sebze ve yem bitkileri yetiştirirlerdi. Sarayın günlük ihtiyacı her gün teslim edilirdi. Teşkilatı yeniçeriler korurdu.  Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemsettin’in tavsiyesi üzerine kurduğu bu Ocak 1908 yılında kaldırıldı.

 İstanbul’un işgali sırasında müttefik kuvvetlerden İngilizler şimdiki Hasdal’a karargâh kurmuşlar ve 2 Ekim 1923’e kadar burada kalmışlardır.

 Cumhuriyet döneminde 1933 yılında umumi talimat ile bütün köy arazisinin mirî ve vakıf yerleri halka dağıtılmıştır. 

 Alibeyköy’ün nüfusu 1927 yılında Büyük mübadeleden dolayı gelenler ile birlikte 500 kişiyi bulmuştu. 1935 yılında ise nüfusun 701 kişi olduğu tespit edilmiştir. 1940’ta 856 kişi olan nüfus 1945 yılında Alibeyköy nüfusu 901 kişi olmuştu. Bu tarihten sonra Alibeyköy hızlı bir muhacir akınına uğramış ve 1950 yılında nüfus 2.150 kişiye ulaşmıştır.1955 yılında nüfus 12.819 kişi iken, 1960’ta 13.500 kişidir. 1970 yılında 22.072 kişi olan nüfus 1990’da 97.233 kişiye ve 2000’de 136.172 kişiye ulaşmıştır.  

 Alibeyköy kuruluşundan sonra uzunca süre Küçük Çekmece kasabasının bir mezrası olarak kalmıştı. Sonra Bakırköy’e,  Fatih’e ve en sonunda Eyüp İlçesi’ne bağlandı. 1967 yılına kadar muhtarlık statüsünde kaldı.  1967 yılında bağımsız belediye olan Alibeyköy,   1980 yılından sonra mahallelere ayrılarak yeniden Eyüp İlçesi’ne bağlanmıştır.

 

  

Osmanlı Döneminde Eyüp

15. ve 16. Yüzyıllar

     Osmanlı kentleri, eski Yunan ve Roma kentleri gibi, planlı olarak gelişen ve ibadet, yönetim, ticaret mekanlarını içeren bir çekirdek çevresinde oluşmuştur. 1453 yılında Osmanlı topraklarına katılan İstanbul, imparatorluğun genişleyen toprakları ve Osmanlı Devleti’nin uyguladığı iskan politikaları koşutunda, Bizans’ın son dönemlerinde yitirdiği canlılığına kavuşmuştur. İstanbul bu dönemde devletin gücünü simgeleyen ve imparatorluğun tüm yükünü çekebilecek bir dünya kenti olabilmesi için örgütlenmiştir.

 

 

 


Bu örgütlenme başkentteki yönetim, hizmet üretimi (zanaat ürünleri üretim ve dağıtımı) ile savaş ekonomisi ürünleri üretimi (tophane, baruthane, tersane, vb.) tesisleri ile hem Suriçi’nde hem de Haliç’in iki yakasında fizik mekana yansımıştır: Saray, Bedesten ve çevresinde Kapalıçarşı, Haliç’teki liman çevresinde kapanlar ile Haliç’in kuzeyinde Galata komşuluğunda Tophane ve Kasımpaşa’da tersane gibi ilk sanayi tesisleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu yönetimsel ve ekonomik örgütlenmede rol alan nüfus Suriçi’nde ve söz konusu tesislerin yakın çevresinde iskan edilmiştir. Bu yerleşmenin dışa vurumu ise özellikle Bizans kentinin Ayasofya’nın konumlandığı odağından başlayıp, kuzeybatıya yönelen kutsal aks üzerinde kurulan Sultan camileri ve külliyelerdir.

     Bu çerçevede Eyüp’ün rolü fetih sırasında Hz. Muhammed’in sahabelerinden Ebu Eyyub’a (Eyüp Sultan) ait olduğuna inanılan mezarın bulunmasıyla başlar. Bu mezar üzerine Fatih tarafından yaptırılan türbenin, yanında İstanbul’un ilk sultan camii ve külliyesi (medrese, kütüphane, imaret, çifte hamam) inşa edilmiştir. Bu külliye bugünkü Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini oluşturmuş, çevresinde Bursa’dan gelen göçmenlerin ve yörüklerin iskanı ile yerleşme gelişmiş ve İstanbul’un kalabalık nüfusunun besin ihtiyacının karşılanmasında burada yer alan tarım alanları ve meralardan yararlanılmıştır.

     Kuşatma sırasında İstanbul çevresinde Boğaziçi’nin Rumeli kıyılarından Karadeniz ve Eyüp çevresine kadar uzanan bölgede 160 kadar köy nüfusunu kaybetmiş olduğundan ve o zamanki koşullarda bu köylerdeki üretim, kentin beslenmesi bakımından, önem taşıdığından bu köylerin nüfuslandırılması önemli bir politikadır.

     Eyüp’ün Eyüp Sultan ile başlayan manevi sembolizmi Osmanlı İmparatorluğu’nun sultanlarının halife olarak İslam dünyasının dini temsilcisi sıfatına erişmesi, bunun gereği olarak Hz. Peygamber’e ait kutsal emanetlerin de Eyüp’e taşınması ile yükselecektir. Bu dönemde Eyüp, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra en kutsal 4. İslam ziyaretgahı haline gelecek, tarikatlara ait tekkeleri, ileri gelen bilgin ve saray mensubuna ait türbeler ve kabristanlarla büyüyecektir. Bu nedenlerle, Eyüp’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme dönemindeki rollerinden biri de devletin halkla ilişkiye geçtiği ideolojik ve simgesel tahta oturma (cülus), bağlılık yemini (biat), kılıç kuşanma törenlerinde, sünnet, doğum ve zafer kutlamalarında odak olmasıdır. Tören, Eyüp ve Saray arasında Kutsal Aks ve Haliç üzerinde yapılır. Bu işlev Kutsal Aks üzerinde külliyeler çevresindeki mahallelerin ve Haliç üzerinde dinlenme işlevinin gelişmesini olduğu kadar Eyüp yerleşmesinin gelişmesini de etkilemiştir. Eyüp dinsel ve dinlenme amaçlı ziyaret ve konaklama mekanı, buna dayalı imalat ve ticaret (seramik, çanak-çömlek, oyuncak atölyeleri) işlevleri ile İstanbul’un Haliç çevresindeki mekansal yapılanmasında bir son nokta olmuştur. Fatih’in daha İstanbul’un Osmanlı - Türk Dönemi’nde kuruluş aşamasında, İstanbul’un hasları ve kadılıklarını tayin ederken İstanbul (Suriçi) ve Galata’nın yanına Eyüp’ü de katması bu yönlerin gözetilmesi sonucu olsa gerektir.

     Nitekim Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kırkçeşme su yollarının yapılması gibi önemli imar etkinlikleri sonucu Eyüp’ün, Galata dışında, Kasımpaşa ile birlikte en yoğun surdışı yerleşmelerinden olduğu bu konuda yazılanlardan anlaşılmaktadır.


17. ve 18. Yüzyıllar

     16. yüzyılın sonuna kadar reayanın toprağını terk etme yasağının uygulanması ile nüfus artışı denetlenen İstanbul, bu dönemde Anadolu’da görülen isyan dalgası ve benzeri karışıklıklar nedeniyle önemli ölçüde göçe uğramıştır. 17. yüzyıl boyunca Anadolu’daki, 18. yüzyılda Rumeli’deki huzursuzluk ve aynı dönemde Avrupa ve Kırım’da toprak kayıplarının başlaması bu göçü artırmış ve konut alanlarının yoğunlaşmasına neden olmuştur.

     Nüfusun yoğun olduğu mahalleler Haliç boyunca yer almıştır. Bunlar çoğunlukla Beyazıt-Edirnekapı hattının kuzeyinde Rumlar ve Museviler’in yerleştiği mahalleler ile aynı hattın güneyinde tüccarlar ve ilmiye sınıfı mensuplarının bulunduğu mahalleler, Hipodrom ile Aksaray - Yenikapı arasında orta halli ailelerin, esnaf ve zanaatkarların yerleştiği mahalleler ve Samatya - Yedikule arasında mülkiye sınıfının, Ermeni ve Musevilerin yerleştiği, sakinlerinin etnik ya da dinsel kökenlerine göre farklılaşan mahallelerdir.

     Anadolu’dan göçenler dış mahallelere, kara surları yakınına, kentin henüz yerleşilmemiş bölgelerine yerleşmiş, vakıf kuruluşlarının yardımıyla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu olgulardan Eyüp’ün etkilenmesi 18. yüzyılda Anadolu’dan kopup gelen bekar erkeklerin, yeniçerilikten ayrılmış olanların ve hatta ailelerin İstanbul’u doldurması ile ilgilidir. Bu olgu geçimini tanımlı ve yasal yollardan sağlamayan ‘marjinal’lerin kentteki sayısını artırmış, bu nedenle iş bölgelerinde bekarların yaşadığı geniş sefalet yuvalarının, Eyüp, Kasımpaşa ve Üsküdar’da ise gecekondulaşmanın ilk işaretleri görülmeye başlanmıştır. Suriçi’ndeki semtlerin önemli bölümünü yok eden yangınlar sonucu sakinlerin surdışında yer seçmesinin de bunda rolü olmalıdır.

     Bilindiği gibi 1718-1730 yılları tarihimizde Lale Devri olarak nitelenir. Bu dönem yapılarının çoğunluğu kent merkezinin dışında, Kağıthane ya da Boğaziçi’ndedir. Kültürel etkinliklerin yoğunlaştığı bu dönemde, kentin dışa doğru büyümesinin de etkisiyle, Haliç’in sonlandığı yerde Kağıthane ve Eyüp mesireleri ve bunların kıyıda sonlandığı sahil saraylarıyla ün yapmıştır.

     Bu dönemde Eyüp Haliç boyunca güneye doğru, bugün Haliç ile Eyüp Sultan arasında yer alan bölgede, genişlemiştir. Eyüp Sultan Camii Mahallesi’nin güneyinde Haliç boyunca yapılan Cezri Kasım Paşa ve Zal Mahmut Paşa camilerinin etrafında mahalleler oluşmuştur. Kıyıda Yavedud, Zal Paşa, Defterdar, Eyüp ve Hoca Efendi iskelelerinin varlığı bölgenin o zaman yoğun bir nüfusa sahip olduğunun göstermektedir. 1630’larda Evliya Çelebi, Haliç üzerinde Defterdar Camii’ne kadar olan bölgeyi tasvir ile düzlükteki Çömlekçiler Mahallesi’nde bağlı - bahçeli kat kat hoş manzaralı 1000 kadar evden, birçok konak ve bostanın varlığından söz etmiştir. Evliya’ya göre bu mahallede üç yüz dükkanlı çarşıdan başka iki yüz elli çanak çömlekçi dükkanı vardır. Evliya Çelebi ve Kömürcüyan’ın verdikleri bilgiye göre, çömlek fırınları ve atölyelerinde çanak-çömlek, testi, tabak, yağ, bal, şarap ve su kapları, her türlü oyuncak imalatı söz konusudur. Kömürcüyan, Eyüp’ü tasvir ederken, bahçe ve bostanları, şehzade ve sultan hanımlarına ait konakları, saraya kar sağlayan kar kuyularını özellikle belirtmiştir.

 

                                                             

Cumhuriyet Döneminde Eyüp

19. Yüzyılda ve Cumhuriyetin İlk Döneminde Eyüp

     18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri ve 1834 Tanzimat Fermanı bilimde, sanatta ilerleyen, sömürgeleşme ve sanayileşme ile zenginleşen ve bunu tüm dünyada hissettiren Batının etkilerinin Osmanlı ülkesinde de yaşanmaya başlanması İstanbul’un biçimlenmesini de önemli ölçüde yönlendirmiştir.

     Sarayın yönetim işlevinin surdışında Beşiktaş sırtlarında, Yıldız’da ve Beşiktaş sahilinde yerleşmesi birçok işlev alanının yer seçiminde ve kentin parçaları arasında kurulan ilişkiler sisteminde en önemli paya sahiptir. Galata-Pera’nın Suriçi’ne köprülerle bağlanması, Pera’da gayrimüslim ülkelerin elçiliklerinin çevresinde yeni bir merkez gelişmesi, prestij konut bölgelerinin Beyoğlu’na ve Boğaz kıyılarına yönelmesi bu etkilenme içinde sayılabilir. Yeni ekonomik eylemlerde rol alan gayrimüslim nüfusun Haliç’in kuzeyine taşınması, Beyoğlu’nda batılı anlamda bir eğlence merkezinin ortaya çıkması, Anadolu yakası’nda kıyıda ve Avrupa Yakası’nda Eyüp’ün batısında yapılanan modern askeri kışlalar, Boğaziçi köylerinde ve Marmara kıyılarında gelişen sayfiye yerleri ile Sirkeci İstasyonu ve Haydarpaşa Gar-Liman tesisleri yayılan kentin farklı işlev alanlarının belirginleşmesini getirmiş, aynı zamanda bu farklı işlev alanları arasında araçlı ulaşım sistemleri ve ulaşım hatlarının kurulmasına gereksinme doğmuştur.

     Haliç’in ve Boğaz’ın iki yakası arasında kurulan deniz yolu ile kitle taşımacılığı, Suriçi’nde, Beyoğlu’nda ve Kadıköy - Üsküdar’da tramvay ve Beyoğlu Yakası’nda tünel ile Marmara kıyılarına koşut geçirilen demiryolu hatları bu dönemde hizmete girmiştir. Tekerlekli araçlarla ulaşım, mekanı biçimlendirme açısından önceden oluşmuş kent kesimlerinde de etkili olmuş, yanan kent kesimleri geleneksel dokudan çok farklı yol ve mülkiyet dokusu arz eden ızgara sistemle ‘planlanmış’ ve kagir binalarla yeniden yapılanmıştır.

     İstanbulluların 19. yüzyıldaki yaşamı üzerine yayımlanan ayrıntılı tasvirlerden İstanbul’dan Eyüp’e gitmek için en kısa yolun Ayvansaray kapısında başladığı, bu yol üzerinde bir sıra mezarlık ve civardaki çiçek bahçelerinde yetiştirilen çiçeklerin satıldığı Gül Pazarı ile karşılaşıldığı, daha sonra dikkati çeken ilk yapının Şah Sultan Türbesi olduğu, onun hemen karşısında Esma Sultan’ın Metruk Sarayı’nın yer aldığı, daha ilerde büyük ulema şeyh ve devlet ricalinin yattığı bakımsız, yarı harap bir çok mezarın bulunduğu anlaşılmaktadır.

     1880’de Fransız Pierre Loti adına Haliç ve çevresinin manzarasına bakan bir tepede kurulan kahve Eyüp’ün yabancılar tarafından tanınması ve ziyaret edilmesinde farklı bir yer edinmiştir.

  
   
Bu dönemde Eyüp ile ilgili asıl gelişme yakın çevresinde ortaya çıkmıştır. Sultan II. Mahmut’un orduyu yenileme çalışmaları sırasında kurulan Rami Kışlası (1829) ile Balkan Savaşları nedeniyle buradan gelen göçmenlerin yerleştiği Taşlıtarla, sonraki gelişmelerin ilgi merkezlerini oluşturmuştur. Sirkeci’ye demiryolunun getirilmesi, Silahtarağa’da ülkenin ilk enerji santralinin kurulması, Haliç’te Feshane, İplikhane, Defderdar Yünlü Fabrikası ve diğer sanayi ve depolama yapılarının yoğunlaşması Kasımpaşa, Hasköy ve Eyüp’te sanayi çalışanlarının yerleşme dokusunu ortaya çıkarmıştır. Cumhuriyetin ilk dönemindeki kentlerin planlanması çalışmalarında İstanbul için farklı ülkelerden Batılı uzmanlar plan ve öneriler geliştirmiş, ancak hepsi de Haliç’i bir sanayi alanı olarak görmüşlerdir. Bunlardan geniş ölçüde uygulanan Prost Planı (1936) ile Haliç kıyılarında ve 1950’li yıllarda Topkapı’da sanayi bölgelerinin tesisi, bunun yanısıra 1940’lı yıllarda Rami yöresinde ızgara sistemle oluşturulmuş yeni yerleşme alanına Balkan göçmenlerinin yerleştirilmesiyle Eyüp yerleşmesi, sanayi ile içiçe girerek, Haliç kıyısı boyunca kuzeybatıya doğru büyümüştür. Güvenlik nedeniyle kutsal emanetlerin de Topkapı Sarayı’na nakledildiği bu dönemde Eyüp artık bir ziyaretgah, seyir ve mesire yeri değil, imalathaneler, işçi mahalleleri, orta sınıf konutları ve mezarlıklardan oluşan kenar semttir.

 

 

1950 Sonrasında Eyüp

1950 Sonrasında Eyüp                                                                                                                                                                                                            1950’li yıllara değin dinsel kimliğin öne çıktığı bir su kenarı yerleşmesi olan Eyüp 1950’lerden sonra hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu döneme kadar bir su yolu (kentin ana bulvarlarından biri) üzerinde yalıları, sarayları, orman alanları ve mesire yerleriyle Osmanlı toplumunun yaşam alanı olarak dikkati çeken Eyüp ve Haliç kıyısı 1950'li yıllardan itibaren İstanbul’un gelişim sürecine paralel olarak değişmeye, dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu dönem tüm İstanbul için olduğu kadar, Haliç kıyısı için de önemli bir kırılma noktasıdır. Haliç kıyısı ve Eyüp için antik çağdan bu yana devamlılığını sürdüren kimlikler bu noktada önemini yitirmiş ya da geri plana düşmüş, mekan başka dinamiklerin etkileri ile biçimlenmeye başlamıştır. 1950 sonrasında Eyüp ve yakın çevresini etkileyen dinamikler incelendiğinde 1950-80 arası ve 1980 sonrası olmak üzere iki dönem belirmektedir.

 


1950-1980 Döneminde
Eyüp

1950 - 1980 Döneminde Eyüp

     1950’li yıllardan 1980’lerin sonuna kadar İstanbul’un gelişiminde sanayi alanları temel belirleyici işlev olmuştur; konut alanları sanayi alanlarının yer seçim kararlarına bağımlı olarak gelişmiştir. 1950 yıllarında Kartal, Bomonti ve Kağıthane bölgelerinde sanayi kuruluşları yer seçmiştir. Aynı şekilde Gaziosmanpaşa, Bakırköy, Zeytinburnu, İstinye, Paşabahçe ve Beykoz’da da çok sayıda sanayi kolu üretime başlamıştır. 1950’lerin ortasında İstanbul, banliyo demiryolu hattının da etkisiyle, Marmara Denizi kıyılarına koşut olarak batıda Yeşilköy, doğuda Bostancı’ya uzanan bir alana yayılmış, kuzeyde Levent’e ilerlemiştir. Bu yayılmada iki farklı konut üretimi öne çıkmaktadır. Birincisi gecekondulaşmadır. 1940’lı yıllarda yeni yeni ekonomik politikalar sonucunda başlayan göç olgusu 1950’lerden itibaren İstanbul’un gelişiminde temel olgu haline gelmiştir. Sanayileşmeye bağlı bu ilk göç dalgası ile gelenler, Haliç ve surdışındaki sanayi kuruluşları çevresinde yerleşmişler, Zeytinburnu, Kağıthane, Taşlıtarla ve Maltepe bölgeleri ilk gecekondu alanları olmuştur. İkinci konut üretim biçimi ise apartmanlaşmadır. 1954 yılında tapu yasasında yapılan bir değişiklikle kat mülkiyetine olanak sağlanması bu süreci hızlandırmıştır.

     İstanbul kentsel mekanının biçimlenmesindeki bir diğer etken ise kentte gerçekleştirilen ana arterlerdir. 1956 yılında dönemin başbakanı Adnan Menderes’in siyasal amaçlı olarak gerçekleştirdiği imar operasyonları ile meydanlar ve yollar genişletilmiş, o zamana kadar görülmedik genişlikte yollar kısa sürede gerçekleştirilmiştir.

     1960’larda Yakacık, Tuzla, Çayırova, Gebze sanayi eksenine, Kartal - Maltepe sanayi alanları eklenmiştir. Zeytinburnu ve Bakırköy arasını doldurmuş olan sanayi alanları bir yandan Sefaköy, Halkalı, Firuzköy’e, diğer yönden Eyüp, Rami, Gaziosmanpaşa bölgesinden kuzeye kayarak Küçükköy, Alibeyköy ve Kağıthaneye ulaşmıştır. Bu dönemde özellikle sanayileşmenin artmasının bir sonucu olarak ekonomi gelişmiştir. 1966 yılında İstanbul Sanayi Nazım Planı yapılmış, İstinye ve Haliç kıyılarındaki sanayi alanlarındaki gelişme dondurulmuştur. Sanayi planı dışında Doğu Yakası’nda Kartal ve Maltepe, Batı Yakası’nda Levent çevresinde yeni sanayi bölgeleri oluşmuştur.

     1970 yılından sonra Batı Yakası’nda Bakırköy, Sefaköy, Halkalı, Firuzköy, Avcılar, Eyüp, Rami, Alibeyköy, Gaziosmanpaşa, Küçükköy, Bomonti, Kağıthane, Doğu Yakası’nda Maltepe, Yakacık, Kartal, Tuzla, Çayırova, Gebze ile Ümraniye ve Şile dönemin başlıca sanayi bölgeleri olmuştur. 1970’li yıllara kadar Eminönü, Beyoğlu, Taksim, Şişli bölgelerinde süregelen merkez fonksiyonları 1970’li yıllardan itibaren Mecidiyeköy’e ve bir sonraki aşamada Zincirlikuyu’ya ilerlemiştir. Karaköy -Beşiktaş ve Şişli - Zincirlikuyu arasında gelişen bu iş bölgesinde genelde hizmet sektörü faaliyetleri yer almıştır. Yine bu dönemde Bakırköy, Bayrampaşa, Fatih ve Gaziosmanpaşa semtlerinde merkezi iş alanı işlevleri görülmeye başlanmıştır.

1950’lerden sonra uygulanan karayoluna dayalı ulaşım politikaları kentin fiziksel gelişimini etkileyen bir diğer faktör olmuştur. 1960’lı yıllarda yapılan E-5 Karayolu ve 1973 yılında hizmete giren I. Boğaz Köprüsü ve çevre yolları, gerek sanayi ve merkez işlevlerinin gerekse konut alanlarının yer seçiminde belirleyici olmuş, kent makroformunun biçimlenmesini yönlendirmiştir. Bu dönemde İstanbul Metropoliten Alanı, E-5 karayolu boyunca, batıda Silivri’ye, doğuda Gebze’ye dayanmıştır.

     Eyüp’ün bu olaylardan etkilenmesi araştırıldığında; 1957’de Başbakan Menderes’in, Prost’un planlarından hareketle yol açma girişimleri bağlamında, Rami Kışla Caddesi kuvvetli bir bağlantı yolu haline getirilerek Yeni Yol diye adlandırılan bir bulvar ile Eyüp Sultan Camii’ne bağlanmıştır. Tarihi merkeze saplanan bu bulvarın (Eyüp Bulvarı) açılması işlemi Cami-i Kebir Caddesi üzerindeki dükkanların yıkılması, Oyuncakçılar Çarşısı’nın ortadan kalkması … gibi doku farklılaşmalarına neden olmuştur. İstanbul Belediyesi tarafından Piccinato’ya hazırlatılan 1/10.000 ölçekli Geçiş Devri Nazım Planı’nda Ayvansaray - Defterdar arasında yer alan III. Haliç Köprüsü ve çevre yolu bağlantısı da 1960 sonrasında, Boğaz Köprüsü’nün yapımı sırasında, gerçekleştirilmiştir.

     1954 Kat Mülkiyeti Yasası ile 1974 İstanbul Kat Nizamları Düzenlemesi yukarıda açıklanan nedenlerle yoğun konut talebine maruz kalan Eyüp’te de yükleniciler eliyle yık-yap-sat sürecinin işlemesine ve parçacı yaklaşımlara yol açmıştır. Diğer yandan sanayinin yoğunlaşması ile artan kaçak yapılaşma boş alanlarda yayılarak eski dokuyu sarmıştır. Tüm bunlar yoğunluğun artmasına, yolların genişletilmesi uygulamaları ile birlikte geleneksel dokunun tahrip olmasına yol açmıştır. Bu süreç sonunda Eyüp’teki çiçek yetiştirme alanları da, Alibeyköy’deki sebze bahçeleri ve meralar da ortadan kalkmıştır.

1980 Sonrasında Eyüp

1980 Sonrasında Eyüp

     1980’li yıllar İstanbul Metropoliten Alanı için İmar ve İskan Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan İstanbul Nazım Plan Bürosu’nca hazırlanan, ancak gerek hazırlandığı süre içinde büyük kentte değişen koşullar gerekse 1983 yılında çıkarılan imar afları ile etkisiz kalan, ilk 1/50.000 ölçekli nazım planın onaylandığı, 3194 sayılı imar yasasının çıkarıldığı, sanayinin kent dışına çıkarılması ile ilgili uygulamaların başladığı, metropoliten alana bağlı olarak organize sanayi sitelerinin kurulduğu, 2. kuşak plansız konut alanlarının bunları izlediği, metropoliten alanın Boğaziçi Köprüsü çevre yolları ve daha sonra Fatih Köprüsü ve bağlantı yolları çevresinde Kuzey Bandı’nda (orman, havza, tarım alanları, kıyılar) ilerlemeye başladığı dönemdir.

    

Yine bu dönemde çıkarılan 3030 sayılı yasa ile ‘Büyükşehir’ kavramı tesis edilmiş, yerleşme merkezleri, bu arada Eyüp, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ilçe konumuna gelmiştir. Yerel yönetimlerin imar yetkilerini artıran bu yasaların da yardımıyla dönemin belediye başkanı marifetiyle başlatılan Haliç’in sanayiden arındırılması operasyonu çerçevesinde kıyıdaki imalathaneler ve Sütlüce’deki mezbaha kaldırılmış, sahilde yeni dolgu alanları tesis edilerek hızlı araç ulaşımına göre tasarlanan geniş ve kıyı kotundan yüksek, kazıklı sahil yolu düzenlenmiştir. Sanayiden arındırılan Haliç kıyıları kamuya açık alanlar haline gelmekle beraber, tanımlanan sahil yolu tarihi yerleşim alanının kıyı ve su yüzeyi ile ilişkisini sınırladığından, kent yaşamına katılamamıştır.

     1984 yılında yine 3030 sayılı yasa çerçevesinde, Kemerburgaz yerleşmesi ve kırsal alanı Eyüp Belediyesi’ne bağlanmış, böylelikle Eyüp Karadeniz kıyılarına kadar çok geniş bir alanın yerel yönetim merkezi olmuştur. Gerçi 1990’lı yıllarda Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa’nın ilçe olmasıyla Eyüp’ün kentsel alanı ve kentsel nüfusu azalmıştır ancak, kırsal alandaki yerleşmelerle kolay iletişim olanaklarının olmaması, maden çıkarım alanları ile taş ocaklarının yarattığı ulaşım, doğal kaynakların tahribi, kıyının bozulması ve çevre kirliliği yönünde yarattığı sorunlar, Kemerburgaz vahşi çöp depolama alanının neden olduğu çevre kirliliği ve benzeri güçlükler çözüm bekleyen konular olarak gündemine yerleşmiştir. Buna TEM çevresinde kuzeye ilerleyen ve giderek yoğunlaşan kentsel alanın Kuzey Bandı’nda yaratığı tehdit de eklenmelidir. Kuzey Bandı’nda, 1990’lı yıllardan itibaren Eyüp’ün yönetimsel sorumluluk alanında da, yaşanmaya başlayan gelişmelerden biri de üst gelir grubunun büyük kent dışında, orman içinde, su kenarlarında, kısaca doğal çevrede gerçekleştirdiği konut ve eğlence alanlarıdır. Bu alanlar ormanın önce parçalanmasına, giderek tahribine ve ortadan kaldırılmasına ya da statü değiştirmesine neden olmaktadır.

     1995 onanlı İstanbul Metropoliten Alanı Alt Bölge Nazım Planı’nın en önemli kararı ise Rami - Topçular sanayi alanının hizmet alanına dönüştürülmesidir. Bu karar plansız sanayi ve çevresindeki, düzensiz plansız konut alanlarının yukarıda sözü edilen, Kuzey Bandı gelişmelerine özendirmesi olasılığını da gündeme getirmektedir.

     Sonuç olarak, bugün Eyüp gelişme ekseni, Haliç kıyılarından, hatta Londra Asfaltı’ndan kaymış, yapılaşma baskısını kırsal alanında doğal çevrede de yaşamaya başlamış bir kara kentidir; suya bu kadar yakınken Haliç’in su yolu, dinlenme alanı ve manzara potansiyelinin değerlendirilmesini, tarihi ve doğal kimliğine uygun bir yerleşme düzenine kavuşmayı beklemektedir.
Derleyen : Bekir Berk KAYA

Anahtar Kelimeler: Eyüp,Ilçe,Tarihi,Değişim,Gelişim

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ

    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    ANKET Sonuçlar Tümü

    ?Belediye seçimlerinde oyunuzu Adaya mı verirsiniz? Partiye mi verirsiniz?

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:

    KARİKATÜR

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV